BABAM

Mustafa Gazalcı

mgazalci@gmail.com, www.gazalci.net

Tedavi için İstanbul’a giden babam öldüğünde Güney Atatürk İlkokulu birinci sınıfındaydım.

Öğle yemeği için okuldan geldiğimde evimizde alışkın olmadığım bir kalabalıkla karşılaştım. Ağlayan, hıçkıran, üzgün gözlerle çevrelerine bakan tanıdık tanımadık bir sürü insan vardı.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken kimi yakın akrabalarımız yaşlı gözlerle “Kadersizler” deyip bana ve kardeşlerime sarılıyordu. Annem, babamın annesi Dudu anam, halamlar “Cemalimiz genç yaşta gitti” diye ağlayıp çırpınıyorlardı.

Gördüklerimden babamın öldüğünü, bir daha geri gelmeyeceğini anladım. Karmaşık duygular içindeydim. Sanki bir boşluğa düştüm.

O gün okula dönmedim. Şaşkın şakın çevreme bir süre baktım, açlığımı unutup ben de ağlamaya başladım.

Sonra komşumuz Celil amcanın eşi bana bakarak annemle bir şeyler konuştu. Çocuk ruhumun daha çok acı çekmemesi için olacak “Hadi bize gidelim, Yaşar’la oynarsınız” deyip evlerine götürdü. Sonra kimisi yayan ben dahil kimimiz ata de binerek, onların Güney’den üç ya da dört km. uzakta Büyük Menderes’in kıyısındaki değirmenlerine gittik.

Su değirmeni Güney Şelalesi’nin hemen yanındaydı. Değirmenin önünde tavuklar, civcivler dolaşıyordu. Çevrede ceviz, çınar ve adını bilmediğim bir sürü ağaç, böğürtlen vardı. Bir süre Celil amcanın oğlu akranım Yaşar’la oynadık.

Akşam oldu, hep birlikte yer sofrasında bir şeyler yedik. Büyük Menderes’in, şelalenin hiç bitmeyen uğultusu geliyordu. Fenerin ışığında bir süre oturduk.

Serilen büyükçe bir yer minderine yattım, ancak bir türlü uyuyamıyorum. Yakınımda minderde yatan Yaşar çoktan uyumuştu. Babamı düşünüyordum. Önce gözlerimden sessizce yaşlar aktı, bir süre sonra sesli ağlamaya başladım.

Yataktan ağlayarak kalkarak “Ben evimize gitmek istiyorum” diye tutturuyorum. Celil amca ve eşinin, “Sabah olsun götürürüz, şimdi yat uyu” demelerine aldırmadan “evimize gitmek istiyorum” diye hıçkırıyordum.

Daha sonra yorgun düşmüş olacağım ki uyuyakalmışım. Sabah tıkır tıkır işleyen değirmenin sesiyle uyandım. O sese Büyük Menderes’in ve şelalenin uğultusu karışıyordu.

***(Devamını okumak için yana tıklayın.) Okumaya devam et “BABAM”

GÜNEŞLİ GÜZEL GÜNLER DİLEĞİYLE…

http://gazalci.net/mg/adana.pdf

Mustafa Gazalcı

mgazalci@gmail.com, www.gazalci.net

Şu güzelim bahar günlerinde sevinç yerine ülkemizde yaşayıp gördüklerimiz yüzünden birçok insan gibi acı duyuyorum.

Haberler, yaşadıklarımız, ülkeyi yönetenlerin yaptıkları, söyledikleri içimizi karartıyor.

Dışta ve içte bu denli olumsuzluklar belki Cumhuriyetten önce Osmanlı’nın son dönemlerine yaşanmış olabilir.

Sanki kurtuluş savaşı sonucu çağdaş, laik bir devlet kurmamışız, savaştıklarımız dahil bütün dünya devletleriyle dost olmamışız gibi.

Eğitim seferberlikleri, halkevleri, köy enstitüleri, güzel sanatlardaki uygulamalarımızla gelişen bir toplum yolunda güvenle yürümemişiz gibi.

Çiçeği burnunda, saraya uyumlu Başbakan Binali Yıldırım bile ilk açıklamalarının birinde “düşmanlarımızın sayısı azalacak, dostlarımız artacak” dedi.

Demek ki AKP döneminde düşmanlarımız artmış. Aslında “düşman” sözcüğü çirkin. Bir devlet adamı hiçbir ülke için bu sözcüğü kullanmamalı.

Yetkililerin yıllar yılı stratejik dostumuz dediği Amerika’nın yaptıkları karşısında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “iki yüzlü” demekten kendini alamadı.

Almanya dostluğa yakışmayan bir tutumla Parlamentosunda Ermeni konusunda soykırım kararı almak üzere.

Rus uçağının düşürülmesi üzerine Putin’in yaptırımlarını kabullendik. Tarımdan turizme zararını ulusça çektik, çekiyoruz.

Suriye, Libya, Irak politikaları hep aleyhimize sonuçlandı.

Ya içerde olanlar:

Cumhurbaşkanı’yla birlikte geziye çıkan yüksek yargı organlarının başkanları… Onunla yetinmeyip Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi konularını alkışlamaları…Yargı adına kabul edilebilir şeyler değil.

Anayasaya ve yasalara aykırı olarak milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması…

Atatürk Orman Çiftliği’nden Marmara Köşkü’nün kaşla göz arasında yıkılması… Çiftliğin yağmalandığı yetmezmiş gibi Atatürk’ün izlerinin silinmesi…

Yalnız Marmara Köşkü mü yok edilen, yeni yapılan statlardan Atatürk’ün, İnönü’nün adının da silinmesi…

Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın “Laiklik kaldırılmalı, dindar bir Anayasa yapılmalı” sözleri…

MHP’nin Olağanüstü Tüzük Kurultay’ına Ankara Valisi’nin güvenlik güçleri aracılığıyla karışması… Bereket Yargıtay kongre yapılmalı diye karar verdi de bir ölçüde yönetimin bir partinin iç işlerine karışması önlenmiş oldu.

Hikmet Çetinkaya ile Ceyda Karan’ın 2 yıl hapis cezasının gerekçesinde “Hakimler sadece hukuka ve vicdana uygun karar vermezler” denmesi… Anayasa’nın 138. maddesine göre “hakimler hukuka ve vicdanlarına göre hüküm verirler” dediği halde.

23 Nisan, 19 Mayıs gibi ulusal bayramlar geçiştirilirken, görkemli düğünler yapmak, fetih günlerini bayram gibi kutlamak… Benim son günlerde gördüğüm içimi acıtan kimi olaylar bunlar. Daha onlarca, yüzlerce var.

Peki hiç mi iyi şeyler olmuyor bu ülkede diyebilirsiniz.

Elbette kimi özverili kişi ve kuruluşların yaptığı güzel şeyler oluyor.

İşte Nobel ödülü kazanan Aziz Sancar’ın söyledikleri ve yaptıkları, hepimizin içini ısıtıyor.

Kendisini Köy Enstitülü öğretmenlerin yetiştirdiğini, çalışarak Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde bu ödülü kazandığını söylüyor.

Gençler çalışmalarını, bilimle uğraşmalarını öğütlüyor.

Dileğimiz iç karartan sorunların azalması, barışın, güzel, güneşli günlerin yaşanması.

1 Haziran 2016

Yeni Adana Gazetesi

İÇİ BOŞ LAİKLİK YETMEZ

Mustafa Gazalcı

mgazalci@gmail.com

TBMM Başkanı İsmail Kahraman, 25.4.2016’da İstanbul’da “Yeni Türkiye, Yeni Anayasa” adlı bir toplantıda yaptığı bir konuşmada “Yeni Anayasada laiklik olmamalı, dindar bir Anayasa olmalı” sözleri haklı olarak kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı.

Meclis başkanından bu sözleri duyan birçok kuruluş ve kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı da mı ortadan kaldırılmak isteniyor diye kaygı duyarak sesini yükseltti.

Bu tepkiler üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ardından Başbakan Ahmet Durakoğlu, “Bu Meclis Başkanının kişisel görüşüdür, bizim laikliği kaldırmak gibi bir düşüncemiz yok” açıklamalar yaptılar.

Gerçekten de bu açıklamalar üzerine kimi çevrelerde bir yumuşama, bir rahatlama oldu.

Çoktan görevinden ayrılması gereken İsmail Kahraman, makamında hiçbir şey olmamış gibi oturmaya devam etti.

Bu işin başka bir yanı.

Benim asıl bu yazıda üzerinde durmak istediğim başka bir şey. O da şu: İçi boş laiklik Anayasa’da yazınca iş bitiyor mu? Bugün laiklik gerçekten uygulanıyor, yaşanıyor mu?

Devamını okumak için aşağı tıklayınız.

Okumaya devam et “İÇİ BOŞ LAİKLİK YETMEZ”

ÖĞRETİM BİRLİĞİNDEN NE KALDI?

Mustafa Gazalcı

mgazalci@gmail.com, www.gazalci.net

Cumhuriyetin en temel devrimlerinden biri 3 Mart 1924’te kabul edilen Öğretim Birliğidir. O zamanki adıyla Tevhid-i Tedrisat.

Aynı gün Mecliste çıkarılan iki yasayla Hilafet, Din ve Vakıf (Şeriye ve Evkaf) Bankalığı kaldırılarak devlet ve dünya işleri dinden ayrıldı.

Bu üç yasayla eğitimin, devletin, toplumun laik olması yasal güvenceye kavuştu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti hep laik Cumhuriyet olarak tanımlandı.

Bugün sınırlı çevrelerin kutladığı 3 mart günü gelecekte bütün yurtta laiklik günü olarak kutlanacaktır.

Bu düşünceyle 3 Mart 2003’te 53 Milletvekili arkadaşımla birlikte 3 Mart’ın bütün okullarda ve yurtlarda laiklik günü olarak kutlanması için bir yasa önerisi verdik. Öneri 2 Mart 2006’da TBMM genel kurulunda görüşüldü , ne yazık ki AKP’nin oylarıyla kabul edilmedi.

*** Okumaya devam et “ÖĞRETİM BİRLİĞİNDEN NE KALDI?”

YENİ ANAYASA DAYATMASI…

Mustafa Gazalcı

mgazalci@gmail.com, www.gazalci.net

1970’li yıllarda Denizli Kızılcabölük kasabasında öğretmenlik yaparken 1961 Anayasasının düşünce özgürlüğüyle ilgili 20. maddesini bir bez üzerine yazıp Demirci mahallesindeki İbrahim Amcanın kahvesinin duvarına asmıştık:

Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanaatlerini söz, yazı resim ile veya başka yollarla tek başına ve toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir.

Kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.”

Akşamları bu yazının altında çoğu dokumacı olan halktan insanlarla ülkenin her sorununu konuşurduk.

Kendimizi söz söylemede özgür duyumsardık.

Okumaya devam et “YENİ ANAYASA DAYATMASI…”

BARIŞ KÜLTÜRÜ…

mgazalci@gmail.com, www.gazalci.net
Yeni yılda, yeni bir gazetede birlikteyiz.
Merhaba.
Aslında ne yıl yeni, ne de gazete.
Yıl değişimi akıp gelen zamana verilen takvimsel bir ad.
İnsanlar bu değişiklikle umutlanıyor, geçmişin değerlendirmesini, geleceğin tasarımlarını yapıyor.
Aslında bir önceki yılda yaşadığımız tüm olumlu olumsuz şeyler yitip gitmiyor, bir sonraki yıla devrediyor.
Yeni Adana Gazetesi de 98 yıldır başarıyla çıkan koca bir çınar.
Yüzyıl demeye iki yıl kalmış.
Bu arada nelere tanıklık etmiş nelere…
Kurtuluş savaşına, kuruluş günlerine, acı tatlı olaylara…
Bereketli topraklar üzerinde olanları sabırla, her türlü engeli aşarak okurlarına yansıtmış, tarihe not düşmüş.
Hem de bağımsızlığını, onurlu çizgisini yitirmeden.
Böyle bir gazetede ayda bir kez bile olsa yazmak beni heyecanlandırıyor, sorumluluklar yüklüyor.
*** Okumaya devam et “BARIŞ KÜLTÜRÜ…”

YENİ ADANA GAZETESİ SÖYLEŞİ

Söyleşiyi yapan Sayın Ahmet Erdoğan

1-Cumhuriyetin ve kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitim politikasının özü ve temel hedefi neydi? Bu bağlamda TBMM’ce 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasasının önemi nedir?

Y 1: Atatürk ve Cumhuriyeti kuranlar eğitimi var olma yok olma sorunu olarak ele aldı. Bu nedenle yeni devletin eğitim politikasını akla, eğitbilime dayandırıldı.
Bu yeni eğitim politikasıyla insanın ve ülkenin geliştirilmesi, çağdaş uygarlığın düzeyinin üzerine çıkarılması amaçlandı.
Cumhuriyet’in ilanından 4 ay sonra getirilen 3 Mart 1924 Öğretim Birliği, laik ve bilimsel eğitimin temelidir. Bu düzenlemeyle Osmanlı İmparatorluğundaki dinsel-bilimsel eğitim ikiliğine son verildi.
Yurtdışından John Dewey dahil kimi ünlü eğitim uzmanları getirilip raporlar hazırlatılıp, ardı ardına çağdaş eğitim yolunda ileri düzenlemeler yapıldı. Özellikle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati döneminde karma eğitime geçildi, yeni abece (alfabe) devrimi yapıldı, öğretmenler toplumda saygın bir duruma getirildi.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde 10 bile olmayan okuma yazma oranı, eğitimin her aşamasındaki gerilik yapılan seferberliklerle hızla iyileşti. İlköğretim, mesleki ve teknik eğitim seferberliği, halkevleri, dünya klasiklerinin çevrilmesi, yurtdışına öğrenci gönderme, Köy Enstitüleri, üniversite reformuyla 1946 yılına geldiğinde Türkiye, eğitim ve kültür alanında büyük yol aldı.

2- Bir ülkede Laik Cumhuriyet eğitimi niçin önemlidir? Eğitimin dinselleştirilmesi ve laik eğitimden uzaklaşması eğitimin kalitesini nasıl etkiledi? Ülkemizi bu durumda nasıl bir gelecek bekliyor?

Y 2: Öğretim Birliği içinde verilen laik eğitim Cumhuriyet eğitiminin temelidir.
Dini kurallar değişmez. Eğitim ise bilimdir, değişir. Okulla caminin birbirinden ayrılması gerekir. Laik bir ülkede eğitimde, devlette, toplumda din kuralları değil hukuk kuralları ve bilim geçerlidir.
AKP döneminde görüldüğü gibi yeniden dinsel ve bilimsel ikili eğitim politikası eğitimde niteliği de düşürür. Nitekim son yıllarda ulusal ve uluslararası PISA, OECD sınavlar ve ölçmeler eğitimdeki niteliğin düştüğünü gösteriyor.
Eğitimdeki durum bir ülkenin geleceğidir. Eğitimin niteliği yüksek olursa o ülkenin geleceği parlak, nitelik çökerse karanlık olur. Okumaya devam et “YENİ ADANA GAZETESİ SÖYLEŞİ”

PARLAMETTO DERGİSİ’NDE SÖYLEŞİ

Mustafa Gazalcı’yla söyleşiyi yapan Songül Baş.

İyi bir siyasetçi olabilmek için önce iyi bir insan olmak ve insanı sevmek gerekir

1977-1980 ve 2002-2007 yılları arasında Denizli Milletvekili olarak Meclis’te yer alan Mustafa Gazalcı, başta eğitim olmak üzere pek çok konuyu ülke gündemine taşıdı. Eğitimle ilgili çalışmalarını bugün de sürdüren Gazalcı, “Türkiye gerçekten ileri, çağdaş bir ülke olacaksa eğitimde niteliği yükseltmek durumundadır” diyor.

Söyleşi ve Fotoğraflar: Songül Baş

Siyaset ve eğitim… Bu iki sözcük yan yana kullanıldığında ilk akla gelen isimlerden biridir Mustafa Gazalcı. Öğretmen ve milletvekili kimlikleriyle yaşamı boyunca laik, çağdaş, bilimsel eğitimi savunan Gazalcı ile hayatının dönüm noktalarını, 1977-1980 ve 2002-2007 yılları arasındaki Meclis çalışmalarını ve siyaset yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiğini konuştuk.
Mustafa Gazalcı’nın hayat yolculuğu 1945 yılında Denizli Güney’de başlıyor. İlkokulda okurken öğretmenlerine öyle hayranlık duyuyor ki “Ah, keşke ben de öğretmen olabilsem” diyor. Bu dileği kabul edilmiş olsa gerek, altı yıllık öğretmen okulunu kazandığında mutluluktan adeta havalara uçuyor. 1963 yılında Isparta Gönen Öğretmen Okulu’nu, 1966’da Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitiriyor. 1966-1977 yılları arasında çeşitli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yapan Gazalcı, daha çağdaş bir eğitim ve öğrencilerin daha iyi yetişmesi için gecesini gündüzüne katarak çalışıyor. Bu sırada öğretmen örgütlerinde aktif faaliyetlerde bulunuyor. Biz de Varız isimli gazeteyi çıkarma, toplantı ve yürüyüşler düzenleme, yurt çapında genel boykot yapma derken “görülen lüzum üzerine” görev yeri sürekli değiştirilmeye başlıyor. Eğitime gönül vermesi ve mücadeleci bir ruha sahip olması nedeniyle yılmadan yoluna devam ettiğini belirten Gazalcı, o dönemlerde Tavas Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Denizli Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) Şube Başkanlığı görevlerini üstleniyor. 1977 yılına gelindiğinde Mustafa Gazalcı’nın hayatında siyaset sayfası açılıyor. Gazalcı o günleri şöyle anlatıyor: “Bir eğitimci olarak yürüttüğüm çalışmalar ve görev yerimin değiştirilmesi nedeniyle verdiğim hukuksal mücadele devam ederken kimi öğretmen arkadaşlar, partililer siyasete girmemi ve yaklaşan seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) milletvekili aday adayı olmamı önerdi. İlk başta ‘Hiç böyle bir şey düşünmedim’ deyip geçiştirdim bu öneriyi. Ancak arkadaşlarım, aile çevrem, partililer ısrarlı olunca ben de siyasete girmeyi düşünmeye başladım. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nde halka hizmet etme ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ortamda CHP saflarında demokrasi savaşımı verme isteğiyle milletvekili aday adayı oldum. Ön seçimin ardından 1977’de Denizli Milletvekili olarak Meclis’e geldim.” Okumaya devam et “PARLAMETTO DERGİSİ’NDE SÖYLEŞİ”