BABAM

Mustafa Gazalcı

mgazalci@gmail.com, www.gazalci.net

Tedavi için İstanbul’a giden babam öldüğünde Güney Atatürk İlkokulu birinci sınıfındaydım.

Öğle yemeği için okuldan geldiğimde evimizde alışkın olmadığım bir kalabalıkla karşılaştım. Ağlayan, hıçkıran, üzgün gözlerle çevrelerine bakan tanıdık tanımadık bir sürü insan vardı.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken kimi yakın akrabalarımız yaşlı gözlerle “Kadersizler” deyip bana ve kardeşlerime sarılıyordu. Annem, babamın annesi Dudu anam, halamlar “Cemalimiz genç yaşta gitti” diye ağlayıp çırpınıyorlardı.

Gördüklerimden babamın öldüğünü, bir daha geri gelmeyeceğini anladım. Karmaşık duygular içindeydim. Sanki bir boşluğa düştüm.

O gün okula dönmedim. Şaşkın şakın çevreme bir süre baktım, açlığımı unutup ben de ağlamaya başladım.

Sonra komşumuz Celil amcanın eşi bana bakarak annemle bir şeyler konuştu. Çocuk ruhumun daha çok acı çekmemesi için olacak “Hadi bize gidelim, Yaşar’la oynarsınız” deyip evlerine götürdü. Sonra kimisi yayan ben dahil kimimiz ata de binerek, onların Güney’den üç ya da dört km. uzakta Büyük Menderes’in kıyısındaki değirmenlerine gittik.

Su değirmeni Güney Şelalesi’nin hemen yanındaydı. Değirmenin önünde tavuklar, civcivler dolaşıyordu. Çevrede ceviz, çınar ve adını bilmediğim bir sürü ağaç, böğürtlen vardı. Bir süre Celil amcanın oğlu akranım Yaşar’la oynadık.

Akşam oldu, hep birlikte yer sofrasında bir şeyler yedik. Büyük Menderes’in, şelalenin hiç bitmeyen uğultusu geliyordu. Fenerin ışığında bir süre oturduk.

Serilen büyükçe bir yer minderine yattım, ancak bir türlü uyuyamıyorum. Yakınımda minderde yatan Yaşar çoktan uyumuştu. Babamı düşünüyordum. Önce gözlerimden sessizce yaşlar aktı, bir süre sonra sesli ağlamaya başladım.

Yataktan ağlayarak kalkarak “Ben evimize gitmek istiyorum” diye tutturuyorum. Celil amca ve eşinin, “Sabah olsun götürürüz, şimdi yat uyu” demelerine aldırmadan “evimize gitmek istiyorum” diye hıçkırıyordum.

Daha sonra yorgun düşmüş olacağım ki uyuyakalmışım. Sabah tıkır tıkır işleyen değirmenin sesiyle uyandım. O sese Büyük Menderes’in ve şelalenin uğultusu karışıyordu.

***(Devamını okumak için yana tıklayın.)

Babamın aşağı çarşının girişinde küçük bir bakkal dükkânı vardı. Bu dükkânı 20 Eylül 1948’de açmış. O dükkânda o zamanın özelliği olarak iğneden ipliğe, zeytinyağından sabuna, her şey satılırdı. Cinslerine göre mallar raflara düzenle yerleştirilmişti.

Kareli, ciltli 10’a 16 boyutunda 296 sayfalık bir deftere notlar almış. Defterin ilk sayfasına eksik olan sayfaları yazmış. Sonra da yakınlarının adlarını, ölüm tarihlerini şöyle yazmış:

Babamın adı: Mustafa, doğum tarihi 1293 (1877), ölüm tarihi 22 ikinci teşrin (kasım) 1942.

Dedemin adı: Osman, ebemin (babaannesinin adı) Raziye.

Annemin adı Dudu: Doğum tarihi 1315 (1899).

Anne tarafından dedemin adı: Halil.

Ebemin (anneannesi) adı: Hatice.”

Kendisiyle birlikte kardeşlerini yazmış:

Emin Ağabeyim 1326 (1910) doğumlu,

Horiye Ablam 1916 doğumlu,

Akız Ablam 1923 doğumlu,

Cemal 1926 doğumlu,

Mehmet 1.10.1929 doğumlu,

Lütfü 14.9.1931 doğumlu.”

Çocuklarının doğum tarihlerini ayrıntısına değin yazmış:

“Oğlum Mustafa, doğum tarihi: 14 Mayıs 1945, Pazartesi günü saat 3.50’de.

Oğlum Osman doğum tarihi: 20 Haziran 1949. (saati yok)

Oğlum Kemal : Doğumu 10 Haziran 1953 saat 11.00

Kızım Emel : Doğumu 10 Haziran 1953 saat 13.00 ”

Defterin 33. sayfasında başlayarak “Sevdiğim sözler” diye bir bölüm var. İşte o sözlerden birkaçı:

“Dünya dolu hazinen olsa bile evladına sanat, hüner öğret.

Zamanın dönüşü onu diyar diyar gezdirir.”

“Eğer çocuğunu seviyorsan onu nazlı yetiştirme.”

“Kendi nefsin için yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.”

“Sonunda ziyan getiren kazancı kazanç, sonunda kazanç getiren ziyanı ziyan, dostlarından ayrılmak pahasına yaşanılan hayatı hayat sanma.”

Defterin 51. sayfasından başlayarak dükkâna ait “Çeşit Listesi” yapılmış. Örnek olarak:

Hırdavat bölümü: teneke tepsi, şişe kolonya yağı, cep aynası, şıngırdak, el makası…

Kırtasiye bölümü: okul defteri çeşitleri, kalem çeşitleri, kopya kağıdı, raptiye…

Tuhafiye bölümü: çorap çeşitleri, ipek mendil, atlet, fanila, gömlek…

Şapka bölümü: silindir, karmir, spor, dik, kaşe, çulaki, şayak, mektep şapkaları…

Demir bölümü: tava, pulluk demiri 3 no, keser, eğe, menteşe, çivi çeşitleri, nalça, kabara…

Baharat ve boya bölümü: karabiber, naneruhu, kekik yağı, paket boyaları, vazelin, göktaş…

Yiyecek bölümü: fındık, fıstık, bisküvi, lokum, şeker çeşitleri…

Cam bölümü: ayaklı lamba, aynalı lamba, fener camı, gemici feneri, bardak çeşitleri…

Kundura bölümü: lastik pabuç, nalça çeşitleri, ökçe lastik, burun demiri…

Urgan bölümü: tımışka küçük-büyük, kırnap, kayış ipi, sicim…

Mutabiye işi: Beygir yuları, kayışı, aşırtması, keçesi, paçası, kolonu, merkep için olanları…

Manifatura bölümü: diril çeşitleri,, Nazilli basması,, Avrupa şayağı, pazen basma, kaneviçe, sarı şayak…”

Bu defteri Hikmet dayım bana verdi. 75. sayfadan başlayarak günlük olarak kullandım. İlk günlüğümü 16 yaşımda 15 Mart 1961 tarihinde “Hayatımın Hikâyesi” başlığıyla yazmışım. Son sayfalarını da 12.9. 1963’te öğretmen olarak atandığım ilk yer Sivas’ın İmranlı ilçesinin Atlıca köyünde yazmışım.

Babam, alacağını, borcunu, miras bölüşümünü günü gününe not etmiş.

Öldükten sonra veresiye alışveriş yapanlardan borçlarını almak için Avni dayımla birlikte 3 liraya bir eşek kiralayarak Cindere, Dereköy, Gözler gibi Büyük Menderes’in üzerindeki karşı köylere gitmiştik.

Babamın tuttuğu düzenli kayıtlardan kimin ne aldığı, borcunun ne kadar olduğu belliydi. Dayım hem alacak defterini hem de yetim kalan beni göstererek paraları toplamaya çalıştı.

Şimdi adı Ertuğrul olan Dereköy’de bir adamın ağaç gölgesinde sepet, kereter ördüğünü gördük. Yüzlerce, binlerce karasinek vardı. Ordu gibi uçuşuyor, aynı yere konuyordu.

***

Babamın beni dövdüğünü, bırakın dövmeyi sesini yükselterek azarladığını hiç anımsamıyorum.

Çürük dişimi bile Güney’de başkaları gibi nalbant Mehmet Ali’ye değil, Denizli’ye götürerek dişçiye çektirmişti. Sokaklara tükürülmeyeceğini söylemişti bana.

Güney’e ilk elektrik geldiğinde bağa giderken tepeye çıktığımızda dönüp arkamıza bakmamızı istemiş; “bak ne güzel şey, gökteki yıldızlar yere inmiş gibi” demişti.

Mal almaya Denizli’ye başka yerlere gittiğinde dönüşünde değişik armağanlar getirirdi.

Sokakta arkadaşlarla oynadığım ilik oyunu için biriktirdiğim düğmeleri görünce kızmadı, “Çok mu seviyorsun bunlarla oynamayı?” diye sordu. Evet deyince dükkâna götürüp düğme kutularını açarak “İstediği kadar al” dedi.

Hele bir seferinde oyuncak metal bir horoz getirdi. Bağda boş gaz tenekesinin üstünde zembereğini kurulan horozun nasıl öttüğünü, hareket ettiğini ailecek hayranlıkla izledik. Duduanam, (Babaannem) babama kızmış, “bu pahalı oyuncağa ne gerek var, çocuk çaput toplarıyla oynuyor, al götür bunu dükkânda sat” deyince, geri götürecek diye çok üzüldüm, o götürmedi.

***

Babam 16- 17 Nisan 1943’te yani 17 yaşındayken Eskişehir Hava Hastanesi Ateşli ve Salgın Hastalıklar uzmanı, bakteriyolog Dr. Hidayet Kızıl’a muayene olmuş; yaptırdığı tahlillerin sonuçlarını iki reçete halinde doktor yazmış.

Bu tahlil sonuçlarıyla 19 Nisan’da yine Eskişehir’de Dr. İhsan Güvenç’e muayene olmuş; onun yazdığı ilaçları kullanmış. Denizli’de 1 Nisan 1950’de Dr. Mustafa Aydemir’e, 7 Aralık 1951’de İzmir’de Dr. İzzet Tok’a muayene olmuş; onların verdikleri ilaçları da kullanmış.

Bütün bu bilgileri düzenli olarak bir dosyada korumasından öğreniyoruz.

Bu duruma göre babam, evlenmeden, askere gitmeden rahatsızdır. Tedavisi için de Denizli’de, Eskişehir’de, İzmir’de tavsiye edilen doktorlara gitmiştir.

***

Annemle babam 14 Mayıs 1944’te evlenmişler. Tam çalgıyla (çalgıcılar tam takım) düğünleri olmuş. Düğünden tam bir yıl sonra 14 Mayıs 1945’te ben doğmuşum. Düğünden üç yıl önce ölen dedemim yani yalnız fotoğraflardan gördüğüm Gazalcı Hacı Mustafa’nın adını vermişler bana. Dört yıl sonra kardeşim Osman olunca ona da dedemin babasının adı verilmiş; söylendiğine göre üç kez ad çekilmiş; üçünde de Osman çıkmış. 1952’de de Emel ve Kemal ikiz kardeşlerim doğunca babam onların adlarını kendisi koymuş.

Ben doğduktan yaklaşık bir yıl sonra da 22 Mayıs 1946’da Elazığ tanksavar muharebe takımında asker olmuş. Askere giderken Tahir adlı Güney’li hemşerisi, üzerindeki parayı çalmış. Babam da görevlilere şikâyet etmiş. Tahir’i sıkıştırmışlar ama parayı bulamamışlar.

Askerde rahatsızlanmış, 2 Nisan 1947 Elazığ Askeri Hastanesinden üç ay hava değişimi raporu almış. Üç ay sonra Gölcük Deniz Fabrikaları inşaat bölüğüne verilmiş. 22 Ekim 1947’de yapılan sınav sonucunda onbaşı olmuş. Yazıcılık yapmış.

Rıza dayımın kucağında çektirdiğimiz fotoğraf askerdeki babama gönderildiğinde bir yaşında olmalıyım.

Asker dönüşü babam bir gün dükkânda dururken Tahir elinde tabanca ile içeriye girmiş. İki el ateş etmiş ancak tabanca tutukluk yapmış. Üzerindeki bıçakla babamı yaralayıp kaçmış. Dereyolu üzerindeki Ispan Pınarına gelerek bir kurşun da kendisine sıkmış; tabancayı bu kez ateşlemiş ve oracıkta ölmüş.

Bu olay üzerine 4 Ağustos 1950’de Denizli’de kantariye, hırdavat, kırtasiye baharat, analin ve enbiye boyaları, inşaat malzemeleri satan “İnsaf Mağazası” sahibi Ahmet Baki Yağcı ve Necip Gerzile, mağazalarının mührünü basarak babama şu geçmiş olsun yazısını yazmışlar:

Bay Cemal Gazalcı, Güney.

Kazanız geçmiş olsun.

Şahsınıza canavarca yapılan su’i kast haberini arkadaşlarınızdan büyük bir teessürle dinledik.

Cenabı Hakkın bu büyük ihsanları iyi ve güzel huyluluğunuzun tecellisi olduğu muhakkak olmakla beraber insanlık cemiyeti içine layık olmayan düşmanınızın da intiharı şayanı hayrettir.

Cenabı Haktan uzun ömürler ve güzel işler temenni eder, selam ve sevgilerimizi sunarız.”

Babam daha genç yaşta çevresinde sayılan ve sevilen bir kişi olmuş. Önce oturduğu mahallede muhtar seçilmiş. Rıza Akış’tan öğrendiğime göre 1950 yıllarda kısa bir süre Demokrat Parti Güney ilçe başkanlığı yapmış.

***

Biriktirdiği reçetelerden anlaşıldığına göre askerden geldikten sonra babamın rahatsızlığı artmış; daha çok öksürmeye, zor yutkunmaya başlamış. Denizli’deki, Eskişehir’deki İzmir’deki doktorların verdiği ilaçları kullanması onu iyileştirmemiş.

Hikmet dayım yıllar sonra anlatmıştı, “Bir gün dükkânına uğradım; sürekli öksürüyordu. Babamlara durumu anlattım.” Çevresinin de söylemesiyle İstanbul’daki doktorlara gitmeye karar vermiş. Güney Hükümet doktorundan tavsiye mektubu alarak 15 Eylül 1953’te yola çıkmış. Muayene eden doktor Cerrahpaşa Hastanesine yatırmış babamı. Arada bir İstanbul’da askerlik yapan amcaoğlu Hüseyin Gazel ziyarete gelirmiş.

Neredeyse tek iletişim aracı mektuplar. Halamın eşi bakkal Rıza (Göçhan) dayım, bir gün beni dükkânına götürüp hastanedeki babama mektup yazdı. Yazdığı mektup kâğıdının arkasına sağ elimi bastırarak parmaklarımı çizdi. Altına “Mustafa’nın eli” diye yazdı. Mektubun üstüne de birlikte “Acele cevap, kestane kebap” yazdığımızı anımsıyorum.

İyileşip gelirken bana bisiklet getireceğini yazmıştı bir mektubunda. O mektuptan sonra günlerce, aylarca gelecek bisikletin düşünü kurdum.

Ne yazık ki bisiklet yerine babamın ölüm haberi geldi.

Yıllar sonra bahçesinde ziyaret ettiğim Hüseyin Gazel’e babamın ölümü nasıl oldu diye sordum. Anlattı: “Bir gün hastaneye gittim. Yatağı boştu. Görevlilere sordum, bizim hasta nerede?” dedim. “Sizlere ömür” dediler.

Cenazeyi hastanenin morguna kaldırmışlar. O arada altın dişlerini sökmüşler. İşlemlerini yaptırdım. Elli lira vererek mezar yeri satın aldım. Mezarı ve taşını yaptırdım” dedi.

Babam 27 yaşında, 10 Aralık 1953’te ölmüş.

Aradan iki ay bile geçmeden 2 Şubat 1954’te Emel’in ikizi Kemal öldü. Babam ikizlerin doğumundan yaklaşık üç ay sonra İstanbul’a gidiyor, üç ay bile dolmadan ölüyor.

Üst üste gelen acılar sonunda annem Kemal için yapılan mezarın başına babam için de bir taş yaptırıyor. Taşın bir yanında “İsmi burada cismi İstanbul’da”, öteki yüzüne de 1953, Bir amansız derde düştüm, gece gündüz emanım var. Cemal Kazalcı Ruhuna Fatiha” yazdırıyor.

1961 yılında annem de kulak ameliyatı için dayımlarla birlikte İstanbul’a gittiğinde birkaç kez babamın mezarını ziyaret etmiş.

Dayımın söylediğine göre yakınında bir tuğla fabrikası varmış.

Ben de ilk olarak 1962 yılında Isparta Gönen Öğretmen Okulu’nun düzenlediği İstanbul gezisi sırasında ziyaret etmiştim. Benimle gelen sınıf arkadaşım Nafiz Gürdal’a mezar yerini belgelemek için fotoğraf çekmesini söyledim. Ne yazık ki film yanmış; o fotoğraf çıkmadı.

Ancak 1970’li yıllarda mezarlığın içinden geçen bir yol düzenlemesi olmuş. Babamın mezarını yerinden kaldırılmış. Sonraki gidişlerimizde mezarı bulamadık.

Yıllarca arardık, araştırdık, sonuç alamadık.

Dayım Hikmet Palamutçu “Mustafa bir de birlikte İstanbul’a gidelim mezarı arayalım” dedi.

Dayımın bu sözlerinden de cesaret alarak İstanbul Mezarlıklar Müdürlüğüne dilekçe üzerine dilekçe yazdım; yetkililerle telefon konuşması yaptım. “Kayıtlarımızda böyle biri yok” diye yanıt verdiler dilekçeme.

Peşini bırakmadım, “bir de Kazalcı, Camal diye bakılmasını” istedim. Sonunda “Camal Kazalcı” diye Eski Topkapı Mezarlığında 5. adada mezarı buldular. Mezar taşında; “Camal Kazalcı, Doğum 1926, Ölüm 10 Aralık 1953, Ruhuna Fatiha” yazıyordu.

Mezarı bulunca çok sevindik, dünyalar bizim oldu. Babamız sanki dirilip gelmiş gibi duyumsadım. Hemen sevinci kardeşlerimle paylaştım.

Babamın kemiklerinin, ilçemiz Güney’e aile mezarlığına nakli için neler yapabileceğini sorduk. İki kardeşimden noterden vekalet, Güney Belediye Başkanından Koca Mezar’a gömülme izni, nüfus kayıt örneğini alarak 23 Mayıs 2016’da Çardak Havaalanı’ndan 17.55 uçağıyla Sabiha Gökçen’e indik.

Dayım yanına koca bir şemsiye almış; ayrıca kemikleri koyacağımız kaputtan torbayı diktirmiş.

Havaalanında Havaş otobüslerine bindik, Zincirlikuyu durağında indik. Sora sora Beşiktaş Yıldız’daki konukevini bulduk.

Sabah erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra bir taksiye atlayarak Zincirlikuyu Mezarlık Müdürlüğüne gittik. Çalışanların çoğu daha gelmemiş. Nakil işleriyle ilgilenen odada oturmaya başladık. Dokuza doğru işlemi yapacak memur geldi. Dosyamızı verdik. Belgeleri inceledi, işleme başladı. Bu arada kendilerine yaptıkları çaydan bize de verdiler.

Gerekli yazıları yazıp imzalattıktan sonra, doktor görevlendirilmesi için Zeytinburnu Belediyesine gideceksiniz dediler.

Kadıköy’de eğitimle ilgili beni bir konuşmaya çağıran CHP’li Esat Temimhan adlı bir arkadaşa gelmeden önce Ankara’dan telefon etmiş; İstanbul’a geleceğimizi söylemiştim. 24 Mayıs Salı günü boş olacağını bizimle ilgileneceğini söyledi. İstanbul’a inince yeniden telefonlaştık. Zincirlikuyu Mezarlık Müdürlüğünde buluşmak için sözleştik.

Biz işlemleri bitirmeden Esat Bey geldi. Arabasına atlayarak Zeytinburnu Belediyesine gittik. Görkemli bir bina. Mezarlık işleriyle ilgili bölüme çıktık. Birim müdürü:

– İki belediye doktorumuz emekli olduğu, yerine de yeni atama yapılmadığı için bu işi biz yapamıyoruz. Buna Zeytinburnu Toplum Sağlık Merkezi bakıyor.

– Ama Mezarlıklar Müdürlüğü size yazdı. Madem onlara bunu niçin bildirmiyorsunuz?

-Benim bir yerde toplantım var, hemen ayrılmak zorundayım.

-Beyefendi biz Denizli’den geldik, sizi bekleyemeyiz. Hiç olmazsa bu dediklerinizi yazıya dökün imzalayan biz Toplum Sağlığı Merkezine öyle gidelim dedim.

– Siz merak etmeyin sekreterim size o yazıyı verir; imzayı da çözer dedi ayrıldı.

Sekreter dosyayı aldı. Durmadan bir şeyler yapıyormuş gibi yapıyor. İki satır bir yazı yazacak bekliyoruz. Dayım, sakallı, elinde tespih, küçük bir dua kitabıyla dışarıya banka oturdu, dua ediyor. Hep bana moral veriyor “olur inşallah” diyor.

Bir buçuk iki saat sonra yazıyı yazdı; imza işini de gerçekten çözdü. Sanıyorum kaşe ile çözdü.

Esat Bay ve Hikmet dayımla birlikte Zeytinburnu Toplum Sağlığı Merkezini aramaya başladık. Adres yerinde yok. İlçe Sağlık Müdürlüğünü, Aile sağlık Merkezini, Hastaneleri buluyoruz, Zeytinburnu Toplum Merkezini bir türlü bulamadık. Sormadığımız kişi kalmadı.

Sorduğumuz bir yurttaş karakolu aradı; sağa sola telefon etti sonuç yok. Kiptaş’ın yanı diyorlar oraya gidiyoruz yok. Zaman ilerliyor. Öğlen oldu. Aynı yerlerde dönüp duruyoruz. Google’a giriyoruz cep telefonlarından sorguluyoruz olmuyor.

Umudu kesmek üzereyken Esat Bey, akıllı telefonundan bu yerin Haluk Ündeğer Anadolu Lisesinin yanında olduğunu öğrendi. Artık Toplum Sağlık Merkezi olarak değil, bu liseyi arayalım dedi. Öğrencilere, kimi kişilere sorduk. Liseyi bulduk. Gerçekten de lisenin yanında iki katlı küçük bir bina var. Kapısında Zeytinburnu Toplum Sağlık Merkezi yazıyor.

Esat Beyle dayımı arabanın yanında bıraktım, üst köprüden binaya koştum. Kurumun başkanı yerinde yoktu, çalışanların olduğu bir odaya girdim; derdimi anlatırken orada çalışan bir doktor girdi. Hemen ona kendimi tanıttım; elimdeki yazıyı gösterdim. Doktor, görevli memura “ne yapacağız?” der gibi baktı; memur da “başkan bilir” dedi.

Adının Özgür ve Ispartalı olduğunu öğrendiğim doktora epey dil döktüm.

-Bakın biz Denizli’den geliyoruz, bugün akşama üzeri uçak biletimiz var. Aşağıda araba var. Sizi alalım; mezar açılırken başında duruverin.

-Valla ben bilmem, başkanımız Doktor Bey neye karar verirse

ben ona uyarım.

-Bunda bir şey yok. Babam 1953’te öldü. Zeytinburnu Belediyesi doktorları olmadığı için durumu size havale etti.

– Ben bilemem.

-Doktor Bey, adınız Özgür, o adın hakkını verin. Lütfen azıcık iradenizi kullanın.

Memurlardan birisi bu sorumlu bir iş, ya bulaşıcı bir hastalıksa falan dedi ve yazıyı yazan Zeytinburnu Belediyesindeki sekretere telefon etti. O da randevu verin ne zaman uygun olursanız giderseniz deyince bizim doktor iki elini yanına açtı, “Ben zaten askerlik şubesine gideceğim” dedi; merkezden ayrıldı.

Kurum başkanının nerede olduğunu sordum. Bir eğitim toplantısında dediler. Dr. Necmettin Beymiş. Telefonunu istedim.

Telefon ederek durumu anlattım. Bereket adam, beni anladı. Ben size döneceğim dedi.

Oradan Esat Bey’le ve Hikmet dayımla eski Topkapı Mezarlığına gittik. Orada Güney’li hemşerim Erol Çıtak bizi bekliyordu. Esat Bey’e teşekkür ettik, ayrıldık.

Görevlileri bulduk, yazıları gösterdik. Mezarın yanına gittik.

Yıllar sonra işte babamın mezarı başındayım. Her taraf mezar.

Babamın mezarı, 1970’li yıllarda olan yol düzenlemesi sonucunda bulunduğu yerden şimdiki yerine kaldırılmış. Bize bir bildirimde bulunulmadığı için eski yerinde mezarı bulamadık.

Adı Camal Kazalcı diye yazılmış. Bereket mezar taşını koymuşlar.

Mezarın tam ortasından 5-6 metre yüksekliğinde bir ağaç çıkmış. Çevresi dolmuş. Boş alan yok.

Biz mezarın başında dururken Zeytinburnu Toplum Sağlığı Merkezi’nden telefon geldi. Doktor görevlendirilmiş; yalnız mezar açma belgesi alınmadan olmazmış. “Tamam, siz gelin biz hemen o belgeyi alırız” dedim. Hemen Erol Çıtak’la ve dayımla Avrupa Yakası Mezarlıklar Müdürlüğüne hareket ettik. Ancak yol kısa olduğu halde trafik yoğunluğundan saat 16.00’da varabildik. İşlemlere başladık, nakil ücretini yatırmak için vezneye gittiğimde vezne kapandı dediler. Yeniden sorumlu müdüre gittim, doktorun mezar başında beklediğini söyledim. Parayı imza karşılığı aldılar, açma belgesini yazdılar. Yine Erol’un arabasına binerek mezarlığa yöneldik.

Trafik daha da kötüleşmiş, adım adım ilerliyoruz. Mezarın başına yazıyla geldiğimizde doktor, kazıcı ve görevliler oradaydı. Ağaca zarar vermeden görevli kazmaya başladı, bir metreye yakın kazdıktan sonra kemikler çıkmaya başladı. Kimisi çok küçük, kimilere orta boy kemikler. Onları önce bir naylon torbaya sonra da dayımın kaputtan diktirdiği torbaya koyduk.

Kazma işlemi bittiğinde saat 18.00’i geçiyordu. Bizim uçak saati ise saat Sabiha Gökçen 16.25’ti. Çoktan kaçırmıştık. Saat 21.00’de Denizli’ye Sabiha Gökçen’den Denizli Çardak’a bir uçak daha var deniyordu. Ona yetişebilir miydik?

Erol Çıtak’la deneyelim dedik; ancak uçağın o gün için 20.00’de olduğunu söyledi oğlum Can. Yetişmemiz olanaksızdı. En iyisi o gün kalıp ertesi gün gitmekti.

Florya Meclis Konukevi bir ölçüde yakın sayılırdı. Oraya yöneldik, ertesi gün 16.25 Sabiha Göçek’ten Denizli’ye biletlerimizi aldık.

Babamın kemikleri yanımızda Atatürk Florya Köşkü’ne geldiğimizde akşam 21.00’di. Hep birlikte orada yemek yedik.

Bu arada Denizli’ye Güney’e telefon ederek Çarşamba döneceğimizi, 25 Mayıs 2016 Perşembe günü saat 11.00’de Güney’de toprağa verebileceğimizi söyledim. Belediye Başkanına telefon ettim, Büyükşehir görevlileri kabri açacaklarını söyledi. Amcaoğlu Mustafa Erdemir’e Hocaya bildirmesini, mezar kazılırken başında durmasını söyledim.

Akşam yemekte Erol Çıtak’a İstanbul eski Topkapı Mezarlığındaki hukuksal hakkımız gitse de yine de açılma sırasında kimi yerleri kırılan mezarı onarması için ricada bulundum. Masraf için biraz para bıraktım.

24 Mayıs Çarşamba günü Florya köşkünde kahvaltımızı yaptıktan sonra, dayımla birlikte Atatürk’ün köşkünü gezdik. Sonra taksi, metrobüs ve dolmuşla uçağın havalanmasından iki saat önce Sabiha Gökçen’e geldik.

Ertesi gün eşim Müzeyyen’le Lütfü amcamı, kardeşim Osman’ı evlerinden aldık. Isparta’dan Denizli otobüs garajına gelen Emel’i, evinden gelen Hikmet dayımı da alarak Güney’e hareket ettik.

Buldan altında durduğumuzda başka bir arabayla Halaoğlu Mustafa Güner’le Divriklerin Asım geldi. Osman’ı oraya aktardık.

Saat 11.00 varmadan Kocamezar’a vardık. Görevliler oradaydı. Mezar, annemin mezarının yanına kazılmıştı. Bir süre imamı bekledik. Sonra o da geldi. Güney’den akraba Yaşar Gazel, Mustafa Erdemir, Denizli’den gelenler, görevliler, babamın kemiklerini gömdük.

Bu arada annemin kabrini yapan Akif usta geldi, ona aynısından babama da yapmasını söyledim.

Mezar örtüldükten sonra dua okundu. Önceden pide, ayran söylemiştik. Mezarın başında yedik.

Yağmur yağmaya başladı. Çok şiddetlenmeden mezarın başından ayrıldık. Herkese teşekkür ettik.

Osman amcam, dayım, Mustafa Güner ve Asım Denizli’ye döndüler. Biz de Emel’i de alarak Ankara’ya hareket ettik. Emel’i Afyon’dan Isparta’ya yolcu ettik.

Eşimle birlikte akşam Ankara’daki evimizdeydik.

Babamın mezarının yıllar sonra memleketimiz Güney’e nakli bizi ailecek rahatlattı. Keşke annemin sağlığında bu işlem yapılabilseydi.

Şimdi babam, annem, kardeşim Kemal, dedem babamın babası Mustafa Gazalcı, duduanam yan yana Güney Kocamezar’da yan yana yatıyorlar. Işıklar içinde yatsınlar. 7 Haziran 2016